Salı günü baktık Gebze'de hava kapalı ama bunaltmıyor, seyahat için gayet serin, bir anda karar verip Büyük Ada'ya gidelim dedik. Ada deyince aklıma geldi Yapıncak'ın durumu da gayet iyiymiş, geçmiş olsun diyoruz. Neyse biz apar topar hazırlandık hazırlanmasına ama en önemli şeyi unutmuşuz : fotoğraf makinasını. Duru' nun ilk ada ziyareti böyle resimsiz bitmiş oldu. Allah'tan kamerayı almışız, hiç yoktan donuk karelerin yerine hareketlileri var. Bakalım babamız yapabilirse bloga koymamız için bize küçük bir film karesi yapacak.
Öğlene doğru büyük bir hevesle yola çıktık. Önce benim işyerime uğrayıp müdürümle biraz konuştuk. Mağlum İstanbul'dan taşındığımız için tayin olmak istiyorum yoksa her gün Gebze-İstanbul arası gidip gelmem lazım ki bu da canım kızımdan daha fazla ayrı kalmak anlamına geliyor. Şube de işlerimizi hallettikten sonra hadi bir de cadde turu yapalım dedik. Ah ah eskiden ha deyince hemen caddeye iniyorduk. Vallaha gidince daha iyi anladım Bostancı'yı çok özlemişim. Canım Ankaram sen gücenme olur mu, senin yerin apayrı; sen doğup büyüdüğüm şehirsin. İstanbul ne ola, daha üç yıllık bir geçmişimiz var onunla.
Akşama doğru ise ada vapuruna bindik. Duru önce şaşırdı sonra çingeniliği elden bırakmamak için jaz yapmaya devam etti. Kısacası bizim minik cadı nerden nasıl olduysa tam bir kucak çocuğu olmuş. Bütün ada gezimiz boyunca, yüremeye ara verdiğimiz sıralarda ki yemek yemek bir kabusa dönüştü sürekli kucak isteyip durdu. Son bir kaç gündür de yemek yemiyor. Babası ile birlikte şimdiden kara kara düşünmeye başladık. Umarım bu huysuzluğunun nedeni tatil dolayısıyla bozulan düzeni ya da çıkardığı diştir. Çocuk büyütmek çok zormuş, Allah aynı anda bir kaç tane büyütene sabır versin.