8 Eylül 2008 Pazartesi

Gebze Böğürtleni

Hiç Gebze böğürtleni yediniz mi, o zaman toplanıp geliyorsunuz ve hep beraber afiyetle yiyoruz. Kampüs o kadar büyük ki her tarafta bir sürü meyve ağaçları, çam kozalakları, yer yer iğdeler, sahil yolu boyunca böğürtlenler, binbir çeşit börtü böcek, tarladaki marullara dadanan kaplumbağa ve tavşan, ara sıra kendini uzaktanda da olsa gösteren minik ceylan, bol bol kedi ve kuş, korkulu rüyam arı, bir de yola serilip yatan yılan.... Kısacası ne ararsanız burda. Tabi her yerde olduğu gibi çevresine saygı duymayan insan.

Azami 30 km hız sınırının olduğu kampüs içinde sürat yapıp önüne çıkan kaplumbağayı ezip yol ortasında bırakan, alt katta uyuyan bebeği düşünmeden - ki bu biz oluyoruz- sürekli gürültü yapan, kuraklık kapının zilini ben geldim diye çalmışken koca koca havuzları doldurup, çocuklarına hiçbir uyarı ve bilinçlendirme yapmayıp ellerine hortumu verip tonlarca su heba eden, araba park edilmesi yasak olan alanlara ısrarla araba park eden, herkesin orta malı olan meyve ağaçlarına merdiven dayayıp bir orduya yetecek kadarını kendi için toplayan, sözde Türkiye'nin bilimsel kurumunda çalışan ama vaktinin çoğunu bilgisayarda oyun oynayarak geçiren, gecenin üçünde en ağıza alınmayacak( küfürün ağıza alınanı da mı var) küfürleri savurup yeri göğü inleten yurdum insanı burda da var. Dedim ya burda herşey var.

Baktım Yosunbuka böğürtlenleri toplamış üstüne üstlük şurubunu da yapmış, can bu çekmeden durur mu, serde de böğürtlen sevdası var, sıcak mıcak vız gelir, yılandan korkmayız yalandan korktuğumuz kadar deyip çıktık yola, selam verdik sağa sola. Nasıl olsa kalmamıştır, bir iki tane bulursak iyidir derken karşımıza kocaman bir çalılık, içinde beni ye beni ye diye seslenen böğürtlenleri görünce davete icabet etmemek olmaz dedik ve sefere giden Osmanlı Ordusu gibi bayır aşşağı çalılara doğru koşmaya başladık. Karnımız aç ama gözümüz tok amaç nefsi körletmek, zaten çoğu olmamış böğürtlenlerden bir pastalık toplayıp bu sefer dil bir karış dışarda tırmandık koşarcasına indiğimiz yolları. Şimdi böğürtlenler dolapta tadının nasıl olacağı meçhul jöleli pastanın içinde iftar vaktini bekliyor.

7 Eylül 2008 Pazar

Via/Port

Dün Via/Port'daydık. Madem Avrupa'nın en büyük outlet merkeziymiş, bize de yakın bir gidip görelim dedik. Gitmek isteyenler için hemen söyleyeyim Tem'den ulaşım en kolayı. Yalnız Kurtköy gişelerinden çıktıktan sonra iş biraz hissi kablel vukuya kalıyor, çünkü Via/Port tabelası oldukça küçük. Pegasus'un uzun süreli otoparkının yerini biliyorsanız, otoparkı solunuza alıp dümdüz aşşağı inin, dönel kavşağa girmeden hemen sağda tabelayı göreceksiniz. Aslında şimdi gitsem elimle koymuş gibi bulur muyum bilemiyorum. Çünkü eşim şurdan döneceğiz ben yok burdan döneceğiz derken nerden gittiğimizi hatırlamıyorum.

Hem öğlen sıcağına kalmayalım, hem de Duru'nun uyku saati olsun ki yolda sıkılmasın diye erkenden yola çıktık. Mağlum yolu da bilmiyoruz vakitlice gidelim dedik. Gitmişken Kipa'dan da alışverişimiz yaptık iyi oldu. Kipa organik ürün standı koymuş ama ürünler -ki buna organik olmayanlar da dahil- tek başlarına canları sıkılmış olacak ki, ambalajlarının içinde kendilerine yeni arkadaşlar edinmişler. Benim pazardan aldığım ürünler daha bir organik duruyor, üstelik pamukçuksuz.
Hadi bakalım bu kadar alışveriş yeter, asıl amacımızdan şaşmayalım dedik ve dolaşmaya başladık. Dolaşırken karşımıza bir korsan gemisi çıkmaz mı? Belki de korsan gemisi değildir ama biz Duru ile öyle hayal kurduk.

Tabi bu arada Duru babası ile de poz vermeyi ihmal etmedi. Görebiliyorsanız havuzun içinde ördekler var. Ben fotoğrafı çekerken göremedim de...
İşte burası Duru'nun en sevdiği yer.. Çocuklar için küçük bir at çiftliği yapmışlar. Bizim kız da çok heveslendi ama yaşı küçük olduğu için izin vermediler. Canım kızım biraz büyü söz seni at binmeye götüreceğiz. Hatta baban bu konuda eğitim almanı çok istiyor, tabi ben de.

Anne kız biraz alışveriş yapalım dedik ama kendimize göre bir şey bulamadık. Fiyatlar beklediğim kadar uygun değildi, belki de ben uzun süredir alışveriş yapmıyorum fiyatlar çok uçtu.

Bir de bedesten yapmışlar. Açıkcası görünce hüsrana uğradım. Anlatılanlarla uzaktan yakından alakası yoktu. Girdik ve çıktık..

Sonuçta çok beğenmesek de ( belki tamamen bitince daha güzel olur ) ailece yeni bir yer daha görmüş olduk. En önemlisi Duru 'nun yeni bir arkadaşı daha oldu: atlar

5 Eylül 2008 Cuma

Duru'nun İlk Misafiri

Dün ilk kez benimde bir misafirim oldu. Adı Eren, 11 aylık. Yan lojmanda oturuyorlar. Anneannesini de alıp bize gelmişler. Eren'i önceleri biraz yadırgadım. Nerden çıkmıştı şimdi bu çocuk, gelip benim oyuncaklarımla oynuyordu. Topumu alınca hemen yaygarayı bastım, zaten bir gün önce annemin kucağına gitmek istediği için gıcığım vardı. Oh ya ben ağlayınca anneannesi topu bana verdi ama annem hemen itiraz etti, ne güzel topa sahip olacaktım. Neymiş, ağlamadan kendi başıma halletmeliymişim. Üf anne yaaaa...

Neyse sonradan sonraya ben de açıldım ve topu elime geçirince bir daha vermedim. Hatta ağzımın içine saklasam acaba bulabilir mi diye de düşünmedim değil. Haftaya annem beni Erenlere götürecek, bakalım bu sefer ki buluşmamız nasıl olacak. Bu arada bugün at gördüm ama ayrıntıları yarın yazacağım.


DuruSan



















Daha önce defalarca yazmışımdır herhalde, geçen sene babamız Japonya'da, Duru karnımda, ben tek başıma İstanbul'da. Babası bir kızı olacağını öğrendiğinde ilk işi gidip ikimize de bir Yukata almak olmuş. Duru yukatasını o kadar çok sevdi ki gece bile onunla uyudu. Kendisine yakışana nasıl da biliyor.
Aslında dün etkinlik günümüz değildi ama aldığımız sevindirici bir haber üzerine ana-kız kendimize ödül verdik. Sevindirici habere gelince ücretsiz izin süre uzatım talebim onaylanmış, artık bir altı ay daha kızımla beraberim.

4 Eylül 2008 Perşembe

Acemi Turşucular

Duru'yla bugünkü oyunumuz turşuculuktu. Ana kız ilk defa turşu kurmanın verdiği heyecanla pazardan gelir gelmez malzemeleri yıkadık, kavanozlara doldurduk doldurmasına ama bir de ne görelim; sirkemiz az değilmiymiş. Bizde boynu bükük akşam olmasını bekledik. Akşam babamız gelir gelmez hemen sirke almaya gönderdik. Sonra anneanneye telefon edip, biz bunu nasıl yapacağız dedik. Annem tüm detayları ile tarif etse de biz yine özgün çalıştık. Salatalıklar artıp da diğer kavanoza az gelince eldeki malzemelerle bir karışım yaptık. Sonuç heyecanla bekleniyor. Sonuç güzel olursa sırada lahana turşusu var.

1 Eylül 2008 Pazartesi

Ebe Sobe

Oldu en sonunda oldu, bizim de bir sobemiz oldu. Duru'nun pastaları kadar tatlı Yosunbuka’sı bizi de sobelemiş. Hep bloglarda görürdüm de ne olduğunu anlamazdım. Soruları cevaplamak gerekiyormuş. Haydi bakalım Duru Hanım anneye yardım etmeye..

Blog yazmaya ilk ne zaman başladın?

Bir dakika hemen öbür bloğuma bakıp söyleyeyim. 20.10.2007 'de başlamışım. Daha önce blog nedir bilmezken, sevgili yetkilim sayesinde ben de bir blog açmaya karar verdim. Duru'yu beklerken yaşadıklarımızı, onun için yaptığım/yapılan el işlerini, eşimle birlikte gezdiğimiz yerleri anlattığım bloğumu teknik nedenlerden dolayı terk edip kızımla birlikte burayı mesken tuttuk. İyi kide gelmişiz. Çok güzel arkadaşlıklar kurduk.


Blog yazısı konularının belli bir çizgide olmasına özen gösteriyormusun?

Daha çok kızımın günlük yaşamını yazmaya gayret etsemde arada ekstralarda olmuyor değil. Tabi çoğu zaman Duru her güne bir aksiyon yapmadığı için yazma aralığım da pek sık olmuyor. Aslında anne adayları için de faydalı bilgiler vermek istiyorum ama Duru büyüyünce bloğumu ne hale çevirmişsin diye kızar mı acaba?


Blog yazmayı ne kadar sürdüreceksin?

Kafamda belli bir süre yok. Yazabildiğim sürece yazacağım. Asıl istediğim Duru'nun büyüdüğünde kaldığım yerden devam etmesi, hayatını kendi ağzından değil bizzat kendisinin yazması.
Blog yazmak senin için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladımı?

Aslında bir bekleyenim olmadığı için zorunluluk haline dönüştü diyemem. Zorunlu olan tek tarafı ilerde Duru'ya okumaktan zevk alacağı bir şeyler bırakmak çabası. Onun dışında benim için hala çok eğlenceli bir uğraş. Yazmadığım zamanlar kendimi daha huzursuz hissediyorum. Hayran kitlemiz çoğalmış olsa bile yazmaktan bıkacağımı sanmıyorum. Günün bütün stresini, evde kalmış olmanın verdiği sıkıntıyı yazarak atabiliyorum. Yosunbukam iyi ki sobelemişsin bizi. Sorulara cevap verirken bile bayağı rahatladım.


Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyormusun?

Daha çok Duru uyuduğunda fırsatım oluyor. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Bu sefer de ev işleri, yemek gibi kadınsal görevlerden feragat ediyorum. Ama en çok da uykumdan. Ha şunu da yazayım ha bunu da derken bir bakıyorum ben iki dakika dinlenemeden Duru Hanım uyanmış. Varsın uyansın ben oo günkü yazımı yazdım ya tamamdır.

Tatil Bitti

Tatil bitti, dün itibari ile evimizdeyiz. Canım kızım ilk defa otobüse binmesine rağmen yol boyunca bizi hiç üzmedi. Emzirme ekipmanlarımı ( saklanmak için çarşaf ve Duru'nun minik başı rahat etsin diye yastık) yanıma aldığımdan otobüsde rahatlıkla emzirebildim ve böylelikle yolun yarısını uyuyarak geçirdi. Geri kalan diğer yarısında ise çevresini inceleyerek vakit geçirdi. Fakat ben Ankara'da yine dinlenme ve ders çalışma fırsatı bulamadım. Zaten bu sınavdan pek umudum yok ya bakalım...Neyse bunlar can sıkıcı konular, biz en iyisi fotoğraflarla bir tatil turu yapalım.

Ankara'da Duru için diş buğdayı yapalım dedik. Daha önce de bir kaç kere yapmıştık ama meslek seçme törenini Ankara ziyaretine bırakmıştık.Aslında ben geleneksel simgeleri biraz değiştirdim. Mağlum devir değişiyor. Meslek tepsisinde Flüt: Müzisyen, Kitap: Yazar, Makas: Stilist, Fırça: Ressam, İlaç Kutusu: Eczacı, Kalem: Öğretmen ( Teyze Mesleği), Ateş Ölçer: Doktor simgeleri vardı. Şimdi farkettim hesap makinası koymamışım. Tabi bunlar benim uydurduklarım, mesela altın da konuyormuş, hani belki zengin bir koca bulur diye mi acaba?

Minik kızım ise bu kadar keşmekeşin arasından ateş ölçeri seçti. Tabi Nurhan teyzesi durur mu hemen itirazını yaptı. Çocuğun önüne ne koyarsan onu seçer dedi ve tepsiyi çevirdi ama gözünü doktorluğa dikmiş olan Duru önündeki flütü ve kalemi alıp atarak yine ateş ölçeri seçti. Aslında en çok ilgisini çeken ve ağzına almadığı bir o kalmıştı. Bakalım Duru'nun büyüyünce ne olacağı merakla bekleniyor.

Duru'nun kuzenleri Ece, Ege ve Bora...Hep birlikte oynadılar, güldüler, kısacası Duru çok eğlendi ve uzun zamandan beri ilk defa kalabalık bir ortamda bulunmuş oldu.

Ece Ablasının kucağından da inmek bilmedi. Ece'de bu durumdan pek şikayetçi değildi. Ece Ablamız bu sene üniversite sınavına girecek. Belki İstanbul'u kazanırsa bize daha yakın olur. Bizim gönlümüz ODTÜ'ye girmeesinden yana...

Ferhan Teyzesi ve Alara ablası ev taşıdıkları için diş buğdayı gününe gelememişlerdi. Sonra bir ara uğrama fırsatı bulduklarında Duru'yu bayağı büyümüş buldular. Tabi kilo anlamında değil. Çünkü yemek yememeye Ankara'da da devam etti.

Ankara ziyaretinde beni en çok üzen Anıtkabir'e gidememek oldu. Aşırı sıcak, kalabalık ve en önemlisi de bomba paniği Duru'yu Ata'sı ile tanıştırmamıza engel oldu. Allah'tan anneannesi 30 Ağustos'da bayrağımızı astıda kendi çapımızda bir tören yaptık. Söz kızım ilk fırsatta Anıtkabir'deyiz.

Beyhan Teyzesi şirin mi şirin bir ayakkabı almış. Hepimiz çok beğendik ama Duru en çok tadını beğenmiş olmalı ki ağzından hiç çıkarmadı. Özellikle akşamları muhallebisine katık yaptı.


Duru bu tatilde bol bol yeni tatlar ile de tanıştı. Limonu hiç yüzünü ekşitmeden keyifli keyifli kemirirken, portakalın sadece suyunu çıkarmakla yetindi. Ama içlerinde biri var ki ona bayıldı. Dondurma.....


Hamileyken çok limon yedim, Duru'da annesi gibi ekşiye bayılıyor., bu da demek ki evde aramızda ekşi ne varsa, onun için kavga çıkacak.